
Gecenin vakt-i seherini andıran o derin anda, gölgeyle ışığın birbirine karıştığı bir eşik vardır. İnsan, kendi kalbinin en ücra köşesinde saklı duran hakikati o vakitte duyar; dünyanın gürültüsü susar, ruh ise içten içe konuşmaya başlar. Mevlânâ’nın yolculuğu da işte böyle bir gecenin içinden doğar. Zira o, insanın iç âlemindeki fırtınayı, ayrılıkla başlayıp vuslatla nihayet bulan ilâhî bir dönüşüme dönüştürmüştür.
İnsan bazen kendi kusurlarını toprağa gömmeden kemâle yürüyemez. Dervişlerin semadaki o sükûnetli dönüşleri, içlerindeki gamı bir bir terk edişleridir. Yük hafifledikçe kalp parlar, perde hafifledikçe sır kendini ele verir. Mevlânâ’nın sözleri de böyle bir perdeyi aralar: Ayrılık ateştir, fakat aynı zamanda yolculuğun ilk ışığıdır. Çünkü ruh, yanmadan parlamaz; sızı çekmeden hakikati idrak etmez.
Bir per iner o anda insanın canına. Ney kamışının gövdesinden kopup da içine dolan nefesle yeniden hayat bulması gibi, insan da ayrılıkla kendini bulur. Ayrılık, görünürde bir hicran olsa da içte bir diriliştir. Mevlânâ’nın okyanus diye işaret ettiği aşk, sıradan bir sevgi değil; semâvâtı aşan, dağların zirvesini bile virâneye çeviren kudretli bir deryadır. O deryada her insan kendi girdabıyla sınanır; girdap döner, döner ve insanı pişirip olgunlaştırır. Bu yüzden Mevlânâ’nın her adımı, kader ile muradın kesiştiği bir sır çizgisidir.
Ve bir gün, Şems düşer bu sır çizgisine…
O, konfor sunan değil; insanın perdesini ateşle yakan bir dosttur. Kubbelerin üzerinden yükselen bir kıvılcım, göğün ortasına savrulan bir ateştir. Mevlânâ’nın beklediği vuslat, bir rüyanın içindeki çağrı gibidir. Sabırla beklenmiş, vakti gelince zuhûr etmiş bir kader buluşmasıdır. Onların göz göze gelişi bile iki ruhun yüz yıllık hasretini giderircesine kavidir. Henüz bilmezler fakat bu kavuşma asırlara hükmedecek bir hikâye doğuracaktır.
Rivayet olunur ki bu birlikteliğin nûru geceleri gündüze çevirir, ayları yıllara bağlar. Lâkin hakikatin ışığına erişemeyenler, çoğu zaman cehaletin gölgesine sığınır. Mevlânâ ile Şems’in birlik hâli de böyle gölgeler arasında dillenir. Oysa onların arasında bir bedene sığmayan tek bir nefes, tek bir mâna, tek bir niyet vardı. Bakmasını bilmeyen göremez, işitmesini bilmeyen duyamazdı. Aşkın sırrı, yalnızca gönlü hazırlananlara hediye edilen bir cevherdi.
Ne vakit ki Şems ansızın yok olur, Mevlânâ’nın yüreğine çöken ayrılık gölgesi bütün bir âlemi karartacak kadar derindir. Fakat ayrılık onu yıkmak yerine yeniden inşa eder. Çünkü Mevlânâ’nın olgunluğu, “yanmayı” bir yokluk değil bir diriliş olarak görmesinde yatar. Neyin içindeki boşluk nasıl ki sesin membaı ise insanın içindeki sızı da aşkın membaıdır. Ney üflendikçe Mevlânâ’nın ruhu açılır, ruh açıldıkça ateş büyür, ateş büyüdükçe aşk bir vuslata doğru ilerler.
Bir haber uçuşur o günlerde Şam’dan Anadolu’ya. Bir çocuk, bir rüyada ışığın peşine düşer; dizginlenmiş atlarla yollara düşer; efsaneler hakikate karışır. Mevlânâ’nın çevresinde anlatılan bu menkıbeler yalnızca masal değildir, hakikatle mecazın aynı tecellide buluştuğu bir lisanın hatırasıdır. Onun hikâyesi, yalnızca yaşadığı çağın değil, bütün çağların ruhuna işleyen bir nâme olur.
Ayrılıkla çoraklaşmış bir kalpte bile bir gün güneş doğar. Aşkın yaktığı yerden bir sevinç iner gönle. Merâcel’bahreyn misâli iki denizin birleştiği bir eşik görünür. Haset toprağın altında kıpırdanabilir, kıskançlık karanlıkta filizlenebilir. Fakat hakikat güneşi doğduğunda bütün aynalar parlar ve vahdet deryasına doğru süzülen iki gemi görünür ufukta. Dağ haykırır, taş duyar, ırmak coşar. Çünkü bu yanış, dünya ateşine benzemez; bu, ruhun kendinden kendine bir dönüşüdür.
İlâhî aşkta sükûnet yoktur; çünkü sükûnet durgunluktur. Aşk ise hareketin, dönüşün, ateşin adıdır. Mevlânâ’nın “pişmek” diye işaret ettiği sır, insanın kendi benliğini aşarak hakikate yaklaşmasıdır. Pişen insanın dili başka türlü konuşur, gönlü başka türlü duyar. Onun hikâyeleri asırlara yayılır; Güney Asya’dan Horasan’a, oradan Anadolu’nun bağrına ulaşır. Derviş dönerken belinin kırılacağı sanılır ama ruh hafifler, beden toprağa bağlılığını unutur. Kulaklara bir düğün çağrısı çalınır: Bu, insanın kendi hakikatine vardığı vuslatın sesidir.
Horasan erenleri bu yolun başında selâm verir. Çünkü bu yol, ayrılıkla sınanan ve vuslatı arzulayan her kalbin yoludur. Bu yolda yürüyen kimse, artık ayrılığı lanetlemez; bilakis ayrılığın içinde saklı hikmeti görür. Zira her ayrılık, daha büyük bir kavuşmanın müjdecisidir. Her yara, ilâhî aşkın bir nişanıdır. Ve her insan, yanmayı öğrendiği ölçüde hakikate yakınlaşır.
Mevlânâ’nın hikâyesi, bize yalnızca bir velînin hayatını değil; insanın karanlıktan nura, ayrılıktan vuslata, acıdan kemâle uzanan yolculuğunu anlatır. Aşk, insanı virâne eden değil; virâneyi saray eden kudrettir. Ve insan, aşkın bu ateşinde pişerek kendi hakikatinin eşiğine varır. Çünkü Mevlânâ’ya göre:
“Ayrılık, bir hicran değil; vuslatın kapısına yazılan ilk kelimedir.”
Seyyide KARAVAR 11-A
